Türk turizmi hızla gelişirken ülkemizde bir biri ardına sırdaışı oteller yapılmaya devam ediliyor. Antayla bölgesinin tematik otellerinden Istanbul boğazındaki eşsiz manzaralı ile lüks otellere kadar bir çok farklı adres saymamız mümkün.
Farklı tatil seçenekleri arayan ama nereye gidecekleri hakkıdna emin olamayan kişiler içinse Luxury Hotels Turkey adresinde hem yeni hem eski olan bu tip oteller hakkında bilgi almak mümkün oluyor.
Sizin Türkiye'deki favori oteliniz hangisi?
Istanbul34 Blog
Istanbul'da hayat bütün hızı ile devam ederken web'e dokülen bir takım izlenimler, tavsiyeler ve anılar.
22 Şubat 2013 Cuma
18 Ocak 2013 Cuma
Rixos İstanbul ve Antalya'dan Sonra Büyümeye Devam Ediyor
Son 10 yıl içerisinde hızla büyüyen Rixos Otelleri, Antalya ve İstanbul'dan sonra global olarakta büyümesine hız kesmeden devam ediyor. İstanbul'da geçtiğimiz yıl için hizmete açılan ve bünyesinde Jack Russell ve Park Şamdan gibi alternatifleri bulunduran Pera İstanbul Hotel ve Kazakistan'da sayısı 3'e ulaşan lokasyonları ile grup dünyanın sayılı otel zincirlerinden birisi olma yolunda ilerliyor.
Dubai'nin dünyaca ünlü insan yapımı adası Palm'ın tam üzerinde bir lokasyonuda portfolyosuna ekleyen grup Mısır'ın doğal güzellikleri ile ünlü Sharm El Sheikh şehrinde ve son yıllarda popüleritesi çok artan Hırvatistan'ın Dubrovnik şehrindede misafirlerine unutulmaz tatil deneyimleri sunuyor.
Her sene daha geliştiğini gördüğümüz Rixos deneyimi ile farklı lokasyonlarda düğün imkanları, balayı paketleri ve kişiye özel tatil imkanları sunan bir çok lokasyonda herkesin aradığı unutulmaz tatili bulması mümkün gözüküyor. Eğer balayı için alternatif bir yer arıyorsanız kesinlikle Sharm El Sheikh'de bulunan Rixos otelini öneririz.
Eğer tatil planları yapıyorsanız, Rixos sitesini ziyaret etmenizi öneriyoruz.
Dubai'nin dünyaca ünlü insan yapımı adası Palm'ın tam üzerinde bir lokasyonuda portfolyosuna ekleyen grup Mısır'ın doğal güzellikleri ile ünlü Sharm El Sheikh şehrinde ve son yıllarda popüleritesi çok artan Hırvatistan'ın Dubrovnik şehrindede misafirlerine unutulmaz tatil deneyimleri sunuyor.
Her sene daha geliştiğini gördüğümüz Rixos deneyimi ile farklı lokasyonlarda düğün imkanları, balayı paketleri ve kişiye özel tatil imkanları sunan bir çok lokasyonda herkesin aradığı unutulmaz tatili bulması mümkün gözüküyor. Eğer balayı için alternatif bir yer arıyorsanız kesinlikle Sharm El Sheikh'de bulunan Rixos otelini öneririz.
Eğer tatil planları yapıyorsanız, Rixos sitesini ziyaret etmenizi öneriyoruz.
8 Eylül 2012 Cumartesi
Django Unchained
Evet, neye elini atsa deli gibi merak ediyoruz. Her defasında yeni bir tür (ya da türler karması), yeni yıldız oyuncular, unutulmaz replikler, sinema tarihinde yeni gezintiler... Quentin Tarantino, bu kez Vahşi Batı’ya dalıyor ve western türüne kendi yorumunu getiriyor. Yine bir intikam, ödeşme hikayesi olan film, Amerikan İç Savaşı’nın öncesinde geçiyor. Django adlı siyahi bir kölenin, bir Alman ödül avcısıyla birlikte karısını kötü toprak sahibinden kurtarmaya çalışmasını anlatan filmde Tarantino’nun sinema tarihindeki referansları ve saygı duruşunda bulunduğu spagetti western’leri görmeyi boş verin düşünmek bile şimdiden hayli heyecan verici.Bugüne kadar oyuncu tercihlerinde hiç yanılmadığını kanıtlayan Tarantino - kim olursa olsun o oyuncuyu kendi dünyasına sokmayı bir şekilde beceriyor- yine iştah açıcı bir kadroyla seyircinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.
Jamie Foxx’un Django rolünde yer alacağı (Tarantino’nun ilk düşündüğü ismin Will Smith olduğu biliniyor) filmin kötü adamı Di Caprio. En çok merak edilen oyuncu ise hiç kuşkusuz Inglourious Basterds’ta harikalar yaratan Christopher Waltz.
Tarantino söz konusu olunca malum sinefiller ikiye ayrılıyor. Onu sinemanın son 20 yılını değiştiren bir deha olarak görenler ve abartıldığını düşünenler. Ancak, yönetmeni sevenler arasında da son yıllarda fikir ayrılığı yaşanıyor, keza hala Tarantino’nun ilk dönemini özleyenler var. Django Unchained’in bu ayrımı daha da güçlendirip güçlendiremeyeceğini ise Ocak ayında göreceğiz.
Quentin Tarantino'nun son filmi Django Unchained için vizyon tarihi: 18 Ocak 2013
Tarantino söz konusu olunca malum sinefiller ikiye ayrılıyor. Onu sinemanın son 20 yılını değiştiren bir deha olarak görenler ve abartıldığını düşünenler. Ancak, yönetmeni sevenler arasında da son yıllarda fikir ayrılığı yaşanıyor, keza hala Tarantino’nun ilk dönemini özleyenler var. Django Unchained’in bu ayrımı daha da güçlendirip güçlendiremeyeceğini ise Ocak ayında göreceğiz.
Quentin Tarantino'nun son filmi Django Unchained için vizyon tarihi: 18 Ocak 2013
Kaynak: yergosterici.ntvmsnbc.com
Efsane Marilyn Monroe
Sizi ntvmsnbc'nin yeni sinema gazetesi yergösterici'de çıkmış olan ünlü sarışın Marilyn Monroe ile ilgili sıradışı bir yazı ile bırakıyoruz.
"Jimmy Dean’e aşık olduğumda oniki yaşındaydım, Prens Andrey’e tutulduğumda ise onaltı.. Jimmy Dean’e aşık olduğumda o ölmüştü (1950 lerde Amerikan filmleri Türkiyeye üç dört yıl gecikmeyle gelirdi). Prens Andrey ise zaten hiç yaşamamış, Leon Tolstoy’un kaleminde hayat bulmuş hayali bir roman kahramanıydı."
Bu bilgileri siz okurlara neden verdiğimden emin değilim.Büyük ihtimalle, Marilyn Monroe hakkında yazmam istenen yazıya (katiyyen kendim gönüllü olmadım) nasıl başlayacağımı bilemememdendir. Ya da Marilyn Monroe dence aklıma ilk gelen düşüncenin ‘ölüm’, ikinci gelenin ise ‘hayali hayat’ olmasıdır.Onu öldükten sonra tanıdım... Hayır, hiçbir zaman tanımadım onu, nerden tanıyacağım? Hakkında yazılanları o öldükten sonra okudum, demek daha doğru. Hakkında yazılanları , ‘ölmeden önce’ ve ‘öldükten sonra’ olarak ayırmak mümkün ise de, bu iki kategoriyi birbirinin tersi ama bir yandan da birbirinin devamı olarak tanımlamak da olası.Yaşadığı, ilk ünlendiği, çok ünlendiği, dünyanın bir numaralı seks sembolü haline geldiği dönemlerde bu kadın benim ilgi alanımın tamamen dışındaydı. Ölmüş bir Jimmy Dean’in kalbimdeki yerini Marlon Brando (‘Baba’ dan çoook çok önce, internetten ‘İhtiras Tramvayı’na bir göz atın), Paul Newman (bütün eski filmlerini izleyin), Elvis Presley (kim olduğunu açıklamam gerekiyor mu? Eyvah!) The Beatles (Son Olimpiyatları değil, ilk konser çekimlerini dikkate alın) gibi yaşayan yakışıklılar almıştı.Günümüz gençliğine, ‘gazete bile okumuyorlar’ diye dudak büktüğüme bakmayın, Amerika’da yaşadığım ilkgençlik yıllarımda ben de gazete filan okumazdım. Her hafta ya da her ay heyecanla alıp okuduğum dergiler ise Screenplay, Photoplay, Motion Picture, Screen Stories gibi hiçbir ciddiyeti ya da sinemasal değeri olmayan magazin türü dergilerdi.
Bu dergilerde Marilyn’in, uçuk sarı saçlı, kara kaşlı, kıpkırmızı dudaklı, bol memeli, uzun bacaklı resimleri olurdu, o sırada kiminle çıktığı (‘birlikte olmak’ gibi bir deyim Amerika’da bile yoktu) ya da kiminle evlendiği, kimden boşandığı falan yazıyordu mutlaka ama, ben o sayfaları okumazdım. Dedim ya, kadın ilgi alanım içinde değildi. Elisabeth Taylor’a, Jean Simmons’a, Natalie Wood’a özenirdim belki ama Marilyn Monroe’ya özenmek derli toplu, okuyan yazan bir kızın aklından bile geçmezdi. Etekleri havaya uçtuğunda donunun göründüğü bir film sahnesinin resimleri gazetelerde çıktığı için ( o zamanlar tweeter filan yok tabii) ünlü beyzbol yıldızı Joe Di Maggio’nun onu boşadığını olaydan çok sonraki bir tarihte öğrendim yanılmıyorsam.
Ama ‘aptal sarışın’ın Amerikanın o sırada yaşayan en büyük oyun yazarlarından biri olan Arthur Miller ile evlendiğini ne zaman öğrendiğimi çok iyi hatırlıyorum: Televizyon haberlerinden! O yıl hem liseye başlamış, hem de tiyatroya merak salmış olduğumdan Miller’in Satıcının Ölümü’nü yazan bir dahi olduğunu, ve kızıl dudaklarını büzerek dünya aleme dergi kapaklarından öpücük gönderen, oyunculuktan ise hiç nasibini almamış bu sahte sarışın seks bombasının o dahiye hiç layık olmadığını gayet iyi biliyordum. Gayet iyi biliyordum çünkü televizyon ekranlarında bu evlilik haberini verenler kaşlarını kaldırıp omuzlarını silkiyor, ‘aktris Marilyn Monroe’ derken dudak büküyorlardı. Üstelik o sırada Arthur Miller bir kahramandı. Ünlü McCarthy soruşturmalarında dik durmuş, sorguya çekildiğinde kimsenin adını vermemiş, derken söz konusu soruşturmaları konu alan Cadı Kazanı adlı bir oyun yazmıştı. Monroe ile evlendiğinde bu eserin yeni bir gösterimi için provalar başlamıştı."Edebiyata çok meraklıyım. Dostayevski’nin Karamazov Kardeşleri’nde oynamak istiyorum.
Kardeşlerden birini değil..çünkü onlar erkek, ben Gruşenka adında bir kızı oynamak isterim."Bütün zamanların en çok alay konusu olan cümlelerinden biriydi bu herhalde.“Yatakta üstümde Chanel Number Five’dan başka birşey yoktur." cümlesi dünya çapında erkek milletini nasıl deliye döndürdüyse, "Dostayevsky" diye başlayan bu cümle de ünlü Rus yazarın adını duymuş duymamış herkesi güldürdü.Çünkü o sıralar Marilyn Monroe adlı aptal sarışın herkesin alay konusuydu.Kimse onun anasız babasız büyüdüğünü, annesinin akıl hastanesinde yattığını, babasının kim olduğunu bilmediğini bilmiyordu. Bilinen şeyler ise, ona buna çıplak poz vermiş, onun bunun koynuna girerek şöhretin kapılarını zorlamış, üne kavuşmak için kullandığı erkekleri bir tekmeyle savurmuş, hayasız, terbiyesiz bir kadın olduğuydu. Üne kavuştuktan sonra ise, Laurence Olivier gibi dünya çapında bir aktörü saatlerce sette bekletmiş, iki kelimelik bir repliği 29 defada ancak söyleyebilmiş, birlikte çalıştığı yönetmenlerin korkulu rüyası olup birlikte oynadığı herkesi deli etmiş, koskoca Clark Gable’i kalp krizine sürüklemiş kabiliyetsiz bir oyuncu müsvettesi olduğuydu.
Kocasının burnunun dibinde Yves Montand ile sevişmiş, üstelik film çekimleri biter bitmez, fransız şarkıcı tarafından epeyce aşağılayıcı sözlerle terkedilmiş bir sürtük olması da cabası!Bizler bütün bunları rüyalarımızda görmüyor, dergilerde okuyor, televizyonlarda duyuyorduk. John F. Kennedy, Robert Kennedy, Peter Lawrence gibi siyaset ve sosyete adamlarıyla ilişkilerini ise herhalde bilen biliyordu ama, biz halk çocukları bu tür gizli saklı skandallerden habersizdik.
John F. Kennedy vurulduğunda göz yaşlarına boğulan milyonlarca Amerikalı da habersizdi. Kennedy’nin sokakta vurularak öldürülmesinden birbuçuk yıl kadar önce evinde, yatağında ölü bulunan Marilyn Monroe’nun arkasından kaç kişi göz yaşı döktü?Birileri ağlamıştır belki...Ağlayan olmuş mudur sahiden?"Ben artık büyümüştüm, Türkiye’ye dönmüştüm, Robert Kolej’de okuyordum, yaz vakti tiyatro festivalinde oynayacağımız oyunun provalarını yapıyorduk. Yaş ortalaması 17-18... Marilyn Monroe ölmüş, öldürülmüş, ya da kendini öldürmüştü.. Yaaa, öyle mi? Çok da etkilenmedik.
Tiyatroya meraklı gençlerin ciddiye alacağı türden bir oyuncu değildi, üstelik otuzaltı yaş bizlere o kadar uzaktı ki... Şimdi utanarak söylüyorum ama, insan kaç yaşında olursa olsun, kendisinden beş yaş büyüğünü yaşlı görür. Provaya devam ettik..Geçti böyle bir zaman... Derken kitaplar çıkmaya başladı.. Önce adı sanı bilinmeyen, ya da takma adla yazan birtakım tipler.. Bir ihtimal en doğruları yazanlar, kadının en gizlilerini, en gizlice bilenler, en gizlice yazanlar çıktı ortaya. Sonra birileri onları korkuttu.. Birileri ne yapacaklarını şaşırıp birtakım belgeleri sızdırma yoluna gittiler.. Hayali konuşuyorum tabii.. İsim sahibi yazarlar heveslendiler..Fred Guiles, Anthony Summers, Carl E. Rollyson gibi ciddi yazarların yanı sıra, edebiyatcı olarak büyük ün yapmış Truman Capote, Norman Mailer ve Joyce Carol Oates da konuya el atanlar arasındaydılar.
Roman malzemesi var burada!!!
Ve böylece, ‘aptal sarışın’ birden ‘efsane kadın’ oldu. Marilyn’in ne kadar naif, ne kadar kırılgan, ne kadar sevecen olduğunu usta kalemlerden öğrendik. Önüne ya da işine gelenin koynuna giren bir ‘yosma’ değilmiş meğer. Anasız babasız, sevgisiz büyümüş bir yetim kızcağız olarak çeşitli erkeklerin kollarında gerçek sevgiyi arıyormuş.
İntihar mı etti, kazaya mı yoksa cinayete mi kurban gitti, hiçbir zaman tam olarak açıklığa kavuşmadı ama, bu da iyi bir şeydi çünkü herkes kendi teorisini istediği gibi üretebilirdi. Yalnızca ölümü üstüne değil, yaşamı üstüne de üretilen teorilerin de biri bin paraydı tabii. Çektiği acılar...ona bu acıları çektirenler...Hollywood sahteliği... taş kalpli stüdyo patronları... hiç kalbi olmayan yakışıklı ve çapkın zenginler, hiç bitmeyen sevgi arayışı... hakkında yalanlar uydurarak ekmek yiyen dedikodu yazarları... politikacılar.. kendine güvensizliği... aklını kaçırmaktan korkması... daha bir sürü şey. Yazılanların hepsini okumuş değilim ama hepsinin meali aşağı yukarı aynıdır: Kimliğini hiçbir zaman gerçekleştirememiş zavallı bir kurbandı Marilyn. Çok güzel olduğu için çok çekmişti. Çok zeki olduğu halde aptal numarası yapmak zorunda kalmıştı. Oyunculuğunun değeri hiç anlaşılmamıştı. Edebiyata, okumaya gerçekten meraklıydı. Ama hep itilip kakılmış, hep kullanılmıştı. Ölürken bile kendi iradesini kullanıp kullanmadığı belli değildi. Ya da, kimi kitaplarda belliydi ama, kimilerinde değildi...ve o kadar çok kitap yazılmıştı ki...
Kitapları, TV dizileri, filmler izledi çok geçmeden. Hollywood günah çıkartmaya koştu.
Marilyn Monroe yaşarken onun için kurgulanan ‘hayali hayat’ ile öldükten sonra kurgulananlar ilk bakışta birbirinin karşıtı olarak görünse de, aslında kurgulayıcıların yaklaşımı açısından hiç de o kadar farklı değiller. Onun bunun orospusu olarak aşağılanmak yerine onun bunun zavallı kurbanı olarak yüceltilmek arasındaki çizgi o kadar belirsiz ki...
Güzel olmak gerçekten bu kadar zor mu?
Bilemeyiz.. Genlerle, kemik yapısıyla, ten kıvılcımlarıyla ilgili bir soru bu. Asıl soru --ya da sorun: güzelliği yaşamak, güzelliği taşımak, güzellikle baş etmek...ve en zoru, güzelliği sürdürmek nasıl bir şeydir? Ve hattâ....mümkün müdür?
Marilyn Monroe 36 yaşında ölmeseydi bir efsane olur muydu? Ellisini, altmışını devirseydi, yetmişine merdiven dayasaydı..? Bir vakitler en can alıcı özellikleri olan memeleri, kıçı sarkmış ve pelteleşmiş; parıltısının sırrı hâlâ anlaşılamamış teni donuklaşmış, yüzü kırış kırış, ışıl ışıl mavi gözleri içeri kaçıp soluklaşmış, dudakları kurumuş (ya da botoksla aşırı ve aykırı şişirilmiş) olarak görüntülenseydi ne olurdu? Vah vahların yerine, utanmazca keyifli ohohlar mı duyardık?
Güzelliğin en büyük cezası, er ya da geç yok olması mıdır?Marilyn’den daha genç, bir ihtimal daha güzel, ama vaktinde ölmemiş olan Brigitte Bardot’nun birkaç aydır internette gezinen resimlerine bakıyorum da, Norma Jeanne’in hayatta yaptığı en akıllı işin erkenden ölmek olduğuna inanasım geliyor.
Alaylar, dudak bükmeler acımalara, vahvahlara dönüşmüş olsa da hoyratlık devam ediyor. Güzelliğinin cezasını çekti, bedelini ağır ödedi türünden yazıklamaların altında yatan haset öyle ya da böyle sırıtıyor en acıklı anlatımlarda bile. Yaşarken de, öldükten sonra da ‘malzeme’ olmaktan kurtulamadı bu güzeller güzeli kadın. Hep kullanıldı, hâlâ da kullanılıyor.
"Jimmy Dean’e aşık olduğumda oniki yaşındaydım, Prens Andrey’e tutulduğumda ise onaltı.. Jimmy Dean’e aşık olduğumda o ölmüştü (1950 lerde Amerikan filmleri Türkiyeye üç dört yıl gecikmeyle gelirdi). Prens Andrey ise zaten hiç yaşamamış, Leon Tolstoy’un kaleminde hayat bulmuş hayali bir roman kahramanıydı."
Bu bilgileri siz okurlara neden verdiğimden emin değilim.Büyük ihtimalle, Marilyn Monroe hakkında yazmam istenen yazıya (katiyyen kendim gönüllü olmadım) nasıl başlayacağımı bilemememdendir. Ya da Marilyn Monroe dence aklıma ilk gelen düşüncenin ‘ölüm’, ikinci gelenin ise ‘hayali hayat’ olmasıdır.Onu öldükten sonra tanıdım... Hayır, hiçbir zaman tanımadım onu, nerden tanıyacağım? Hakkında yazılanları o öldükten sonra okudum, demek daha doğru. Hakkında yazılanları , ‘ölmeden önce’ ve ‘öldükten sonra’ olarak ayırmak mümkün ise de, bu iki kategoriyi birbirinin tersi ama bir yandan da birbirinin devamı olarak tanımlamak da olası.Yaşadığı, ilk ünlendiği, çok ünlendiği, dünyanın bir numaralı seks sembolü haline geldiği dönemlerde bu kadın benim ilgi alanımın tamamen dışındaydı. Ölmüş bir Jimmy Dean’in kalbimdeki yerini Marlon Brando (‘Baba’ dan çoook çok önce, internetten ‘İhtiras Tramvayı’na bir göz atın), Paul Newman (bütün eski filmlerini izleyin), Elvis Presley (kim olduğunu açıklamam gerekiyor mu? Eyvah!) The Beatles (Son Olimpiyatları değil, ilk konser çekimlerini dikkate alın) gibi yaşayan yakışıklılar almıştı.Günümüz gençliğine, ‘gazete bile okumuyorlar’ diye dudak büktüğüme bakmayın, Amerika’da yaşadığım ilkgençlik yıllarımda ben de gazete filan okumazdım. Her hafta ya da her ay heyecanla alıp okuduğum dergiler ise Screenplay, Photoplay, Motion Picture, Screen Stories gibi hiçbir ciddiyeti ya da sinemasal değeri olmayan magazin türü dergilerdi.
Bu dergilerde Marilyn’in, uçuk sarı saçlı, kara kaşlı, kıpkırmızı dudaklı, bol memeli, uzun bacaklı resimleri olurdu, o sırada kiminle çıktığı (‘birlikte olmak’ gibi bir deyim Amerika’da bile yoktu) ya da kiminle evlendiği, kimden boşandığı falan yazıyordu mutlaka ama, ben o sayfaları okumazdım. Dedim ya, kadın ilgi alanım içinde değildi. Elisabeth Taylor’a, Jean Simmons’a, Natalie Wood’a özenirdim belki ama Marilyn Monroe’ya özenmek derli toplu, okuyan yazan bir kızın aklından bile geçmezdi. Etekleri havaya uçtuğunda donunun göründüğü bir film sahnesinin resimleri gazetelerde çıktığı için ( o zamanlar tweeter filan yok tabii) ünlü beyzbol yıldızı Joe Di Maggio’nun onu boşadığını olaydan çok sonraki bir tarihte öğrendim yanılmıyorsam.
Ama ‘aptal sarışın’ın Amerikanın o sırada yaşayan en büyük oyun yazarlarından biri olan Arthur Miller ile evlendiğini ne zaman öğrendiğimi çok iyi hatırlıyorum: Televizyon haberlerinden! O yıl hem liseye başlamış, hem de tiyatroya merak salmış olduğumdan Miller’in Satıcının Ölümü’nü yazan bir dahi olduğunu, ve kızıl dudaklarını büzerek dünya aleme dergi kapaklarından öpücük gönderen, oyunculuktan ise hiç nasibini almamış bu sahte sarışın seks bombasının o dahiye hiç layık olmadığını gayet iyi biliyordum. Gayet iyi biliyordum çünkü televizyon ekranlarında bu evlilik haberini verenler kaşlarını kaldırıp omuzlarını silkiyor, ‘aktris Marilyn Monroe’ derken dudak büküyorlardı. Üstelik o sırada Arthur Miller bir kahramandı. Ünlü McCarthy soruşturmalarında dik durmuş, sorguya çekildiğinde kimsenin adını vermemiş, derken söz konusu soruşturmaları konu alan Cadı Kazanı adlı bir oyun yazmıştı. Monroe ile evlendiğinde bu eserin yeni bir gösterimi için provalar başlamıştı."Edebiyata çok meraklıyım. Dostayevski’nin Karamazov Kardeşleri’nde oynamak istiyorum.
Kardeşlerden birini değil..çünkü onlar erkek, ben Gruşenka adında bir kızı oynamak isterim."Bütün zamanların en çok alay konusu olan cümlelerinden biriydi bu herhalde.“Yatakta üstümde Chanel Number Five’dan başka birşey yoktur." cümlesi dünya çapında erkek milletini nasıl deliye döndürdüyse, "Dostayevsky" diye başlayan bu cümle de ünlü Rus yazarın adını duymuş duymamış herkesi güldürdü.Çünkü o sıralar Marilyn Monroe adlı aptal sarışın herkesin alay konusuydu.Kimse onun anasız babasız büyüdüğünü, annesinin akıl hastanesinde yattığını, babasının kim olduğunu bilmediğini bilmiyordu. Bilinen şeyler ise, ona buna çıplak poz vermiş, onun bunun koynuna girerek şöhretin kapılarını zorlamış, üne kavuşmak için kullandığı erkekleri bir tekmeyle savurmuş, hayasız, terbiyesiz bir kadın olduğuydu. Üne kavuştuktan sonra ise, Laurence Olivier gibi dünya çapında bir aktörü saatlerce sette bekletmiş, iki kelimelik bir repliği 29 defada ancak söyleyebilmiş, birlikte çalıştığı yönetmenlerin korkulu rüyası olup birlikte oynadığı herkesi deli etmiş, koskoca Clark Gable’i kalp krizine sürüklemiş kabiliyetsiz bir oyuncu müsvettesi olduğuydu.
Kocasının burnunun dibinde Yves Montand ile sevişmiş, üstelik film çekimleri biter bitmez, fransız şarkıcı tarafından epeyce aşağılayıcı sözlerle terkedilmiş bir sürtük olması da cabası!Bizler bütün bunları rüyalarımızda görmüyor, dergilerde okuyor, televizyonlarda duyuyorduk. John F. Kennedy, Robert Kennedy, Peter Lawrence gibi siyaset ve sosyete adamlarıyla ilişkilerini ise herhalde bilen biliyordu ama, biz halk çocukları bu tür gizli saklı skandallerden habersizdik.
John F. Kennedy vurulduğunda göz yaşlarına boğulan milyonlarca Amerikalı da habersizdi. Kennedy’nin sokakta vurularak öldürülmesinden birbuçuk yıl kadar önce evinde, yatağında ölü bulunan Marilyn Monroe’nun arkasından kaç kişi göz yaşı döktü?Birileri ağlamıştır belki...Ağlayan olmuş mudur sahiden?"Ben artık büyümüştüm, Türkiye’ye dönmüştüm, Robert Kolej’de okuyordum, yaz vakti tiyatro festivalinde oynayacağımız oyunun provalarını yapıyorduk. Yaş ortalaması 17-18... Marilyn Monroe ölmüş, öldürülmüş, ya da kendini öldürmüştü.. Yaaa, öyle mi? Çok da etkilenmedik.
Tiyatroya meraklı gençlerin ciddiye alacağı türden bir oyuncu değildi, üstelik otuzaltı yaş bizlere o kadar uzaktı ki... Şimdi utanarak söylüyorum ama, insan kaç yaşında olursa olsun, kendisinden beş yaş büyüğünü yaşlı görür. Provaya devam ettik..Geçti böyle bir zaman... Derken kitaplar çıkmaya başladı.. Önce adı sanı bilinmeyen, ya da takma adla yazan birtakım tipler.. Bir ihtimal en doğruları yazanlar, kadının en gizlilerini, en gizlice bilenler, en gizlice yazanlar çıktı ortaya. Sonra birileri onları korkuttu.. Birileri ne yapacaklarını şaşırıp birtakım belgeleri sızdırma yoluna gittiler.. Hayali konuşuyorum tabii.. İsim sahibi yazarlar heveslendiler..Fred Guiles, Anthony Summers, Carl E. Rollyson gibi ciddi yazarların yanı sıra, edebiyatcı olarak büyük ün yapmış Truman Capote, Norman Mailer ve Joyce Carol Oates da konuya el atanlar arasındaydılar.
Roman malzemesi var burada!!!
Ve böylece, ‘aptal sarışın’ birden ‘efsane kadın’ oldu. Marilyn’in ne kadar naif, ne kadar kırılgan, ne kadar sevecen olduğunu usta kalemlerden öğrendik. Önüne ya da işine gelenin koynuna giren bir ‘yosma’ değilmiş meğer. Anasız babasız, sevgisiz büyümüş bir yetim kızcağız olarak çeşitli erkeklerin kollarında gerçek sevgiyi arıyormuş.
İntihar mı etti, kazaya mı yoksa cinayete mi kurban gitti, hiçbir zaman tam olarak açıklığa kavuşmadı ama, bu da iyi bir şeydi çünkü herkes kendi teorisini istediği gibi üretebilirdi. Yalnızca ölümü üstüne değil, yaşamı üstüne de üretilen teorilerin de biri bin paraydı tabii. Çektiği acılar...ona bu acıları çektirenler...Hollywood sahteliği... taş kalpli stüdyo patronları... hiç kalbi olmayan yakışıklı ve çapkın zenginler, hiç bitmeyen sevgi arayışı... hakkında yalanlar uydurarak ekmek yiyen dedikodu yazarları... politikacılar.. kendine güvensizliği... aklını kaçırmaktan korkması... daha bir sürü şey. Yazılanların hepsini okumuş değilim ama hepsinin meali aşağı yukarı aynıdır: Kimliğini hiçbir zaman gerçekleştirememiş zavallı bir kurbandı Marilyn. Çok güzel olduğu için çok çekmişti. Çok zeki olduğu halde aptal numarası yapmak zorunda kalmıştı. Oyunculuğunun değeri hiç anlaşılmamıştı. Edebiyata, okumaya gerçekten meraklıydı. Ama hep itilip kakılmış, hep kullanılmıştı. Ölürken bile kendi iradesini kullanıp kullanmadığı belli değildi. Ya da, kimi kitaplarda belliydi ama, kimilerinde değildi...ve o kadar çok kitap yazılmıştı ki...
Kitapları, TV dizileri, filmler izledi çok geçmeden. Hollywood günah çıkartmaya koştu.
Marilyn Monroe yaşarken onun için kurgulanan ‘hayali hayat’ ile öldükten sonra kurgulananlar ilk bakışta birbirinin karşıtı olarak görünse de, aslında kurgulayıcıların yaklaşımı açısından hiç de o kadar farklı değiller. Onun bunun orospusu olarak aşağılanmak yerine onun bunun zavallı kurbanı olarak yüceltilmek arasındaki çizgi o kadar belirsiz ki...
Güzel olmak gerçekten bu kadar zor mu?
Bilemeyiz.. Genlerle, kemik yapısıyla, ten kıvılcımlarıyla ilgili bir soru bu. Asıl soru --ya da sorun: güzelliği yaşamak, güzelliği taşımak, güzellikle baş etmek...ve en zoru, güzelliği sürdürmek nasıl bir şeydir? Ve hattâ....mümkün müdür?
Marilyn Monroe 36 yaşında ölmeseydi bir efsane olur muydu? Ellisini, altmışını devirseydi, yetmişine merdiven dayasaydı..? Bir vakitler en can alıcı özellikleri olan memeleri, kıçı sarkmış ve pelteleşmiş; parıltısının sırrı hâlâ anlaşılamamış teni donuklaşmış, yüzü kırış kırış, ışıl ışıl mavi gözleri içeri kaçıp soluklaşmış, dudakları kurumuş (ya da botoksla aşırı ve aykırı şişirilmiş) olarak görüntülenseydi ne olurdu? Vah vahların yerine, utanmazca keyifli ohohlar mı duyardık?
Güzelliğin en büyük cezası, er ya da geç yok olması mıdır?Marilyn’den daha genç, bir ihtimal daha güzel, ama vaktinde ölmemiş olan Brigitte Bardot’nun birkaç aydır internette gezinen resimlerine bakıyorum da, Norma Jeanne’in hayatta yaptığı en akıllı işin erkenden ölmek olduğuna inanasım geliyor.
Alaylar, dudak bükmeler acımalara, vahvahlara dönüşmüş olsa da hoyratlık devam ediyor. Güzelliğinin cezasını çekti, bedelini ağır ödedi türünden yazıklamaların altında yatan haset öyle ya da böyle sırıtıyor en acıklı anlatımlarda bile. Yaşarken de, öldükten sonra da ‘malzeme’ olmaktan kurtulamadı bu güzeller güzeli kadın. Hep kullanıldı, hâlâ da kullanılıyor.
16 Mart 2012 Cuma
Pembe Ürünler
Pembe renklerle donanmış bir ev ve pembe kişisel aksesuarlar hemen hemen tüm kadınların beğenisidir. Tüm pembe ürünleri bir arada bulmanız için yeni bir alışveriş sitesi açıldı. Kadınlar için ilginç hediyeler, pembe hediyelik eşyalar ve çok daha fazlası uygun fiyat avantajıyla pink.com.tr adresinde.
Eğer standard alışveriş sitelerinde aradığınız ürünleri kolaylıkla bulamıyorsanız, siz kadınlar için hemn kişisel hem hediyelik eşyalar hepsi pembe olarak bir araya getirilmiş. Pembe dekorasyon ürünleri pink.com.tr adresinden incelenebilir.
Bakmaya değer bir site burası arkadaşlar. Hem facebook sayfaları ve hemde websitesi pembe secenler için iyi bir kaynak olacaktır. Haydi durmayın.
Eğer standard alışveriş sitelerinde aradığınız ürünleri kolaylıkla bulamıyorsanız, siz kadınlar için hemn kişisel hem hediyelik eşyalar hepsi pembe olarak bir araya getirilmiş. Pembe dekorasyon ürünleri pink.com.tr adresinden incelenebilir.
Bakmaya değer bir site burası arkadaşlar. Hem facebook sayfaları ve hemde websitesi pembe secenler için iyi bir kaynak olacaktır. Haydi durmayın.
9 Ocak 2011 Pazar
CO Danismanlik
CO.COM.TR yeni ortaya cikmaya baslamis olan danismanlik sitelerinde oldukca farkli olmasini bekledigimiz ve cevrim ici olarak hayatimiz kolaylastiricak bir cok yeniligi getirecegini vaad eden bir site.
Gunumuzde giderek yayginlasan ve temizlik, organik, dunyevi gibi manalara gelen yesil renkteki bir yapragin CO harflerinden "O"nun icerisinde gecitig ve altdada teknolojiyi animsatan barkodlarin oldugu ilgi cekici logosu ile CO.COM.TR cok sure gecmeden hayatimiza girecek gibi gozukuyor.
CO.COM.TR sitesini takip etmenizi takip ediyoruz.
Gunumuzde giderek yayginlasan ve temizlik, organik, dunyevi gibi manalara gelen yesil renkteki bir yapragin CO harflerinden "O"nun icerisinde gecitig ve altdada teknolojiyi animsatan barkodlarin oldugu ilgi cekici logosu ile CO.COM.TR cok sure gecmeden hayatimiza girecek gibi gozukuyor.
CO.COM.TR sitesini takip etmenizi takip ediyoruz.
27 Aralık 2010 Pazartesi
Sosyal Medya ve Yasam
24/7 yani 24 saat 7 gun hizmet. 247 sitesi hazirliklara baslamis durumda.
247 sitesinin yaninda me, no, book, you, call gibi sosyal network sitelerinin hayatimiza girmesine cok fazla kalmamis gibi gozukuyor.
No sosyal yasaimin olumsuz yanlarina parmak basarken, book seyahat amacli sosyal olaylari monitorlerimize tasimayi planlayan bir site. You, sizin hakkinizda herseyi anlatmasi planlanan sayfalardan olusuyor ve call ise herkesi birbirine baglamayi kendine amac edinmis durumda.
Me ise kendini anlatmak icin gayet kisa ve Ingilizcede ben anlamina gelen "me" alanadi altinda kendimizi anlatmamiza yardimci olmak icin sosyal yasamlarimiza girmeyi planliyor.
Sosyal medya gittikce daha fazla hayatlarimizda yer almaya devam edecek gibi gozukuyor. Sosyal medyada oncu olacak hizmetleri bulup bu yerlerde onceden kendine yer etmek ise statu sembolu haline gelmekte.
Sosyal medya haberleri ile devam edecegiz.
247 sitesinin yaninda me, no, book, you, call gibi sosyal network sitelerinin hayatimiza girmesine cok fazla kalmamis gibi gozukuyor.
No sosyal yasaimin olumsuz yanlarina parmak basarken, book seyahat amacli sosyal olaylari monitorlerimize tasimayi planlayan bir site. You, sizin hakkinizda herseyi anlatmasi planlanan sayfalardan olusuyor ve call ise herkesi birbirine baglamayi kendine amac edinmis durumda.
Me ise kendini anlatmak icin gayet kisa ve Ingilizcede ben anlamina gelen "me" alanadi altinda kendimizi anlatmamiza yardimci olmak icin sosyal yasamlarimiza girmeyi planliyor.
Sosyal medya gittikce daha fazla hayatlarimizda yer almaya devam edecek gibi gozukuyor. Sosyal medyada oncu olacak hizmetleri bulup bu yerlerde onceden kendine yer etmek ise statu sembolu haline gelmekte.
Sosyal medya haberleri ile devam edecegiz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

